Related Posts with Thumbnails

Miguel Veloso Genoa'da

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Nasıl ki ülkemizde yerli sol ve sağ bek bulmak zor ise Avrupa'da ise defansif orta saha oyuncusu bulmak o denli zor. Hem defansif vazifelerini kusursuz yapacak hem de oyunu ileriye doğru taşıyacak oyuncular günümüzde revaçta. Sporting Lizbon'un 24 yaşındaki Portekizlisi Veloso, bu tip bir oyuncunun en gelişmiş hallerinden biridir. 2 yıl önce Chelsea'nin gündemine gelmişti devre arası. Defans ile Hücum arasında kuracağınız en güvenli en modern köprü. Veloso, top kapma, topu oyuna sokma, pozisyon bilgisi, dış şutları, etkili frikikleri, mükemmel sol ayağı, sıradışı golleri, oyunu okuması ile dopdolu bir oyuncu. Üstelik zor da kaldığınızda onu gözü kapalı sol bekte de oynatabilirsiniz. Sağ ayaklı defansif orta sahalar sağ bek oynar ya o misal. Zaman zaman Essien bile sağ bek oynadı Chelsea'de. Bu durum oyuncunun ne kadar efektif olduğunu gösteriyor. Veloso Toplamda 136 kez giydiği Lizbon formasıyla geçen yıl 41 maça çıktı ve 11 gol kaydetti. Bonservisi 8 milyon euro. Şüphesiz Gasperini Onu İtalya başta olmak üzere tüm Avrupa'ya çok daha iyi tanıtacaktır, ancak Aurelio'dan beri orta sahası virane olan Fenerbahçe, geçen yıldan bu yana Sarp, Ayhan, Barış , Elano gibi bir sürü deneme yapan Galatasaray, Elinde en iyisi Ernst ve Fink iken Fink'i göndermeyi düşünen Beşiktaş için 10 numara olacak bir transferdi Veloso. Kariyeri babası gibi Benfica'da başladı. Ancak Lizbon tercihi muhtemelen ailesinin tansiyonunu arttırmıştır. 2004'te Lizbon'da A takıma çıktı. 2005-2006 sezonunda Lizbon Onu Clube Desportivo Olivais e Moscavide takımına kiraladı o kiralamadan sonra Lizbon'un vazgeçilmezi oldu.

Read more...

Sen nasıl bir adamsın Stoch

29 Temmuz 2010 Perşembe

Fenerbahçe hazırlık maçları serisine de iyi başlamadı, tıpkı dünkü maça iyi başlayamaması gibi. Emre'nin takribi 2.dakikada attığı golden önce skor 2-0 olsaydı bu skor nereye gidecekti ? Elbette giderilmeyen bu eksiklikler hala Fenerbahçe'ye zarar veriyor. Muhtemelen Fenerbahçe İsviçre havalimanına indiğinde Cristian Baroni kayboldu ve dün sahadaki adam ona çok benzeyen biriydi. Emre zaten oyunun mücadele kısmında var her zaman. Dün gol attı ama kendisinden bekleneni çok veremedi. Milli takımda bile alternatifi olmayan bir oyuncunun orta sahayı daha stabil hale getirmesi gerekiyor. Baroni kötüyken Emre de kötü olunca dün Fenerbahçe orta sahası Şükrü Saraçoğlu civarında salı günleri kurulan salı pazarına döndü. Defansın da orta sahadan kalır yanı yoktu hani. Defansta zaten yanında Nesta bile oynasa güven vermeyen Bilica var. Gökhan yoksa her zaman en uygun sağ bek adayı Önder Turacı olmalı. Hücum edemese de savunmayı sağlamlaştırır. Bekir stoperde iyi başladı ancak yenilen ilk golde olması gereken yerde, yani golü atan Young Boys'lu oyuncunun arkasında Andre Santos dans ediyordu. Bir oyuncu 4-5 gün arayla bu kadar farklı performans çizemez. Santos ve Baroni, kronik Fenerbahçe hastalığı olan -maç seçme- ye yakalanmışlar. Maçın başında diri gözükse de ne Bekir, ne İlhan ne de Bilica, Lugano'nun partneri olamaz. Bu üç oyuncunun bir karışımı iyi bir partner olabilirdi belki ama bu halleriyle bu üç oyuncu Fenerbahçe'ye ciddi sıkıntılar yaşatır. Bekir ve İlhan Türk ve yaşları genç güzel alternatifler olurlar ancak Bilica 6+2+2'de son 2'ye güç bela girebilen bir aday olmalı. Colin Kazım'ı güvenenleri Kazım bir kez daha yeteneği değil, sorumsuzluk ve vurdumduymazlığı ile hayalkırıklığına uğrattı. Takımın bu skoru ve oyunu 10 kişiyle aldığını göz ardı etmeden Fenerbahçe'nin hazır değil ama eksik olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Gol çözümünü de çözecek oyuncu Gökhan Ünal olamaz. Bir çok yönüyle önemli dersler çıkartılacak maçta parlayan tek oyuncu Miroslav Stoch oldu. Aldığı parayı sonuna kadar hakediyor. Bu kadar sade oynayıpta takımın ritmini düzenlemek kolay değil. Pas aldı, pas verdi, şut attı, gol attı, rakibi yordu, alan değiştirdi, sorumluk aldı... Attığı gol tek kelimyele enfesti. Fenerbahçe adına kazanılan en güzel şeydi dün gece için. Fenerbahçeliler biraz olsun umutlandıysa 2-2 lik skor değil Stoch'tu sebebi. Maçın Fenerbahçe adına en güzel tadıydı. Takımı adeta yönlendirdi. Üstelik ilk resmi maçında. Maçtan çıkarken Aykut Kocaman'ın uzattığı eli sıkmayıp agresifleşen Emre, bu sene de geçen sene olduğu gibi agresifliğini öne çıkarırsa Fenerbahçe de, Emre de çok büyük zararlar görür. Hırsını toptan çıkarttığında seviliyor ancak böyle yapınca da antipatik oluyor. Futbolda sürpriz vardır ancak Fenerbahçe, Kadıköy'de bu takımı kazanarak eler. Önemli olan bu takım bu haliyle bundan sonraki turlarda neler yapabilir. Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar.

Read more...

Türkiye'nin kanatları

28 Temmuz 2010 Çarşamba

İngiltere premier liginde atılan gollerin %75'i kanat organizasyonlarından gelmekte. Kuşbakışı bir şekilde bile İngiltere'de Avrupa'nın en iyi kanat oyuncularının forma giydiğini görürsünüz. Tabi Messi ve C.Ronaldo özel oyuncular olduğundan klasik kanat oyuncusu kimliğinde görmemek gerek onları. Premier ligde standart bir oyuncu bile kanat oyununu iyi bilir. Kanatlardan gelen gol ortalaması Avrupa'da da çok farklı değil. Ülkemizde ise geriye doğru baktığımızda en iyi kanat oyuncuları diye filtrelemenin yanına en iyi kanat olmasa da iyi orta yapan oyuncu filtresi de ekleseniz, Okan Buruk, Hasan Şaş der durursunuz düşünürsünüz kimler vardı başka diye. Ligin zirvesine oynayan takımlarda Trabzonspor kanat oyuncuları konusunda farklı bir yol izliyor. Şenol Güneş zaman zaman, Engin Baytar, Colman, Serkan Balcı, Sezer gibi oyuncuları taktiksel açıdan kenarlarda oynatıyor. Kanat organizasyonları yapmasını beklemiyor oyuncularından o bölgede. Yıllardan bu yana kanat oyununda, hocası ve taktiği ne olursa olsun sağ ve sol beklerini dahi oyuna sokan Galatasaray bir adım öne çıkıyor Türkiye liglerinde. Necati'nin ortalayıp Ümit Karan'ın gol yaptığı bir çok enstantane hatırlarsınız bir çırpıda. Beşiktaş ve Fenerbahçe bu alanda hiç bir zaman Galatasaray gibi olamadılar. En güncel duruma baktığımızda ise devrimsel bir şampiyonluk kazanan Bursaspor da iddialı giriyor bu savaşa. Ozan İpek ve Volkan Şen ligin en iyi kanat oyuncularından üstelik yerli. Yıllardan beri ilk kez Fenerbahçe de doğal kanat oyuncularına sahip bu yıl Stoch ve Dia ile birlikte. Mevcut durumun final değerlendirmesine şampiyon ile başlayalım. Bursaspor Ozan İpek ve Volkan Şen hem standart kanat oyuncusundan bekleneni veriyor hem de rakibi sürklase ederek, dış şutlar ve frikiklerle goller bulabiliyorlar. Bu ikiliye takım içinde Turgay Bahadır da destek verebilmekte. Bu rotasyon Bursaspor'a şampiyonluk getirdi. Ancak bu oyuncular artık ligde  daha fazla tanınan oyuncular. Bu yıl sadece lig ve kupa değil aynı zamanda Şampiyonlar ligi gibi dev bir organizasyona da katılacaklar. Bu iki oyuncunun ciddi alternatiflerinin olmaması Bursaspor'un bu yönde en büyük dezavantajı. 
Fenerbahçe'de ise Özer ve Mehmet bu bölgede geçen yılı baz aldığımızda standardın da altında kaldılar. Zaten Mehmet ve Özer ortasaha ortasında oyunu iki yönlü oynayabilen oyuncular hiçbirisinin asıl mevkisi kanat değil. Uğur Boral her yıl 2 maç Messi olur zaten, geçtiğimiz yıl içinde de yine parlamasını yaptı. Deivid tekniği hariç herşeyini kaybetmiş durumda şu an. Stoch ve Dia iki safkan oyuncu. Özelliklerini bakıldığında Ozan ve Volkan'ın yaptığı etkiyi üst düzeyde yapabilecek kapasitede oyuncular. Stoch içeri sızmak, rakibi sürklase etmek, forveti beslemek konusunda kriter kabul edeceğimiz bir oyuncu. Dia ise istatistiklere bakıldığında Fransa'da her zaman en fazla faul yapılan oyuncu olmuştur. Bu onun topla sürati ve hızından kaynaklanıyor. Topla yaptığı ivme ciddi şekilde tehlikeli olabiliyor. Biraz dağınık oynuyor ancak kiliti açmak için uğraşırken 35 metreden attığı bir gol ile sizi rahatlatabiliyorda. Bu yıl sol kanatın tamamına alternatif olabilecek diğer isim ise Caner. Galatasaray'da geçirdiği 6 ayın Fenerbahçe'ye yarayacağı kanaatindeyim. Dia gibi savruk oynaması dışında eksiği yok. Kazım ise yanar döner bir oyuncu. Maç öncesi yaptığı hareketlerin yarısını maç içinde yapsa forması en çok satan oyunculardan birisi olur. Fenerbahçe'deki tüm bu kanat oyuncularının yönetimininde Aykut Kocaman gibi disiplini ve çalışmayı seven herşeyden öte Fenerbahçe'yi çok seven birinin olması bu yıl kanat organizasyonları açısından ligin en zengin takımının Fenerbahçe olacağını gösteriyor. Hele geçen yıl sağ kanatta Deniz Barış'ın bile oynadığını düşünürsek bu öngörünün daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 
Galatasaray Keita'yı gönderdi ancak Kewell kaldı. Herhangi bir Galatasaray'lıya Keita mı Kewell mı diye sorulsa Kewell diye haykırır. Arda, Kewell, Serdar Özkan Pino zaman zaman Elano bu bölgede alternatifler. Son zamanlarda takımına saha içinde yarar saha dışında zarar veren Arda, takımın bu bölgede en büyük soru işareti. Kah ben burda Metin Oktay olacağım diye gürlüyor, kah başkan isterse beni göndersin diyor. Onun performansı bu bölgede Galatasaray'ı direkt etkileyecek faktördür. Kewell iyi olduğunda bizi futbola doyurur. Öyle bir oyuncu düşünün ki attığı pastan bile ders çıkartabilirsiniz. Serdar Özkan her zaman kale önüne çok iyi gelip son anda plastik topa vuran bir oyuncu izlenimi bırakmıştır bende. Çok dağınık bir yapıya sahip adam geçme yeteneğinin Arda'dan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Beşiktaş'tan Fenerbahçe'den Galatasaray'a gelen oyuncular Galatasaray'da ikinci baharını yaşar ilginç bir şekilde bu bakımdan Serdar Özkan da burada bambaşka bir profil çizebilir. Uğur Meleke Pino'nun hızını ve sıfıra inme yeteneğini öne çıkartıyor. Ama yine de soru işareti olduğu kesin zira oyuncunun iyi olmasının yanı sıra uyum sağlaması da en az yeteneği kadar önemli oluyor performansında. Elano kötü günler için sağ kanat alternatifi ancak Galatasaray'ın sezona Elano ile başlayacağını düşünmüyorum.   Galatasaray 2 kanat için yeteri kadar alternatife sahip ancak Fenerbahçe kadar zengin bir koleksiyona sahip değil. Arda'nın saha dışı etmenlerden çabuk etkilenip takıma zaman zaman zarar vermesi, Kewell'ın olası sakatlık durumu, Elano'nun satılma durumu, Serdar Özkan'ın henüz soru işareti olan Galatasaray performansı, Pino'nun kapalı kutu olması Galatasaray'ı hiçte beklemediği durumlara sokabilir ki bu durumda seneye 3.lük başarıdır düsturu kurtaramaz Adnan Polat ve ekibini.  
Beşiktaş iki oyuncuyla transferin şeklini değiştirdi. Bu transferlerin önemi öncelikle taraftar gözünde Fenerbahçe ve Galatasaray'ı yakalamasıdır. Fenerbahçe, Carlos, Anelka, Alex, Ortega, Hooijdonk gibi oyuncuları transfer ediyor, Galatasaray Kewell, Baros, Jo, Dos Santos, Elano gibi isimelere forma giydirebiliyorken karşılığında Beşiktaş'ın aldığı en ünlü oyuncu Nihat. Quaresma ve Guti transferleri öncelikle bu yönde Beşiktaş'a puan kazandırdı. Beşiktaş Quaresma gibi bir kanat oyuncusuna adeta aç kalmıştı ki Quaresma'da oynadığı maçlarda buraya oynamak için geldiğini belli ediyor. Beşiktaş'ta şu anda Quaresma dışında, biraz Nihat, Joker Ekrem, Holosko, yerine göre Tabata veya Delgado kanat oynayabiliyor. Geçen yıl Yusuf bile kanat oynuyordu. Mustafa Denizli, İsmail Köybaşı'nı da sol önde oynatıyordu. Burada oynayan bir diğer oyuncu Tello ile yollar ayrıldı. Kanat deyince düz mantıkla Beşiktaş'ın elinde tek isim Quaresma kalıyor. Eğer Schuster 4-1-4-1 gibi oynarsa sol tarafta Quaresma, sağ tarafta ise Nihat, Holosko gibi seçeneklerle idare edebilir. Ancak standart kanat oyuncusu olarak elde sadece Quaresma var ve farklı bir taktik anlayışta yada Quaresma'nın olası yokluğunda Beşiktaş kanat oyununda sınıfta kalıyor. Ayrıca Schuster forvetin arkasındaki 4'lüyü Quaresma-Guti-Delgado-Nihat gibi kurarsa ya rakip kaleci nefessizlikten ölür, ya da bu 4'lünün arkasında tek ön libero oynayan oyuncu ki büyük ihtimalle Ernst ölür. Ancak bir bakışta bile kanat oyuncusu konusunda sıkıntı en az golcü ihtiyacı kadar önemli Beşiktaş için.

Read more...

Raul'un kalbi

27 Temmuz 2010 Salı

 Dile kolay tam 16 yıl Real Madrid forması giymek oranın bayrak adamı olmak. Sayısız şampiyonluklar, 3 şampiyonlar ligi kupası kazanmak, isminle takımın bütünleşmesi Raul Madrid olması. Kupa, boğa, Cibeles, Raul buydu Real Madrid yıllardır. 33 yaşındaki Raul bugün bir basın toplantısı ile ayrıldı Real Madrid'ten. ''Kalbim her zaman, Real'de kalacak.Kendimi hala futbolcu gibi hissediyorum, artık yeni bir sayfa açmanın zamanı geldi. Bugün herşey yeniden başlıyor, ancak Real Madrid'e her zaman olduğu gibi bağlılığım, sadakatim devam edecek. Bu kulüp için herşeyde gönüllü oldum. Burada çok mutluydum. Bugün hayatımın en zor günü'' bunlar Raul'un son sözleri oldu. Jose Mourinho'nun Onu 11'de düşünmediği aşikar. '' Asla Raul'u unutmayacağız'' diyen Perez belli ki polemik yaratmaktan kaçındı. Böylesine devasa bir kulüpte sembol olmak bile zorken Raul adeta Real Madrid'in bir uzvu oldu. 741 maçta 323 gol... 102 milli maçta 44 gol.. Raul Gonzalez Blanco Diablo Real Madrid'ten böyle ayrıldı... Kalbini Santiago Barnebau'nun büyülü çimlerinde bırakarak...

Read more...

Giggs'in çocukları

Hazırlık maçlarının amacı hiç bir zaman ölümüne oynayıp kazanmak olmamıştır, ancak yine de büyük takımlar bu tip maçları kazanmak ister. Bu galibiyetler taraftara umut aşılar, futbolcuların takım ruhunu arttırır, maç kondisyonu sağlar. En iyi antrenman maçtır diye boşuna dememişler. Manchester United sezona Amerika'da hazırlanıyor. Daha önce Güney Amerika'ya gidip tokatlandığını da biliyoruz Ferguson'un öğrencilerinin. Amerika'da ilk maçı Philadelphia'ya karşı 1-0 kaybettiler. İkinci maçlarında ise Kansas City'ye üstelik rakibi 51 dakika 10 kişi olmasına rağmen 2-1 yenildiler. Hile yok Giggs, Scholes ve takımın tek golünü atan Berbatov'lu kadro. Maçtan sonra açıklama yapma gereği duyan Giggs olmuş. ''Çocuklar kaybetmeyi de öğrenecekler'' diyor Ryan Giggs. Altını çizdiği nokta kaybetnekten kazanmayı öğrenmek. O da kaybederek kazanmanın yollarını öğütlüyor genç oyunculara ki bu genç oyuncuların yerinde olmak bir rüya görmek kadar sıradışı. Scholes, Giggs, Neville gibi efsanelerin yanında Alex Ferguson'un komutasında olmak nasıl bir duygudur. Takımın en deneyimli oyuncusu mağlubiyetin bile ne kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor. Mağlubiyetin bile nasıl bir etki yaptığını görünce United'ın kısıtlı kadrosu ile Chelsea'yi nasıl kovaladığını ve o kadro ile neler yapabildiğini daha iyi anlayabiliyoruz.

Read more...

Robinho & Van Bommel

25 Temmuz 2010 Pazar

Read more...

Şişman Ronaldo

Ne Barcelona böyle uzay takımı, ne de Brezilya böyle ayak takımı değildi O bize kendini tanıttığında. Adettir  Hollanda'dan çıkan her golcüye çamur sürülür. PSV'de 46 maçta 42 gol attığında Ronaldo'ya da sürüldü bu çamur. Ancak O Barcelona'ya geldiği ilk yıl tüm turnuvalarda 49 maçta 47 gol attı (37 lig maçı 34 gol-İspanya'da hala kırılamayan bir rekordur) Ronaldo bu performansla İnter'e geçti. Sakatlıklar, spekülasyonlar derken 68 maçta 49 gol atıp 37 milyon euro karşılığında Real Madrid'in yolunu tuttu. Real Madrid'te daha ilk maçında Roberto Carlos'un orta saha sol çizgisinden rakip penaltı noktasına yaptığı enfes ortayı öyle bir kontrol edip öyle bir şekilde gol yaptı ki, Van Basten'den sonra golcü nedir gösterdi cümle aleme. 127 maç 83 goldür Real kariyeri. Ama onu hiç sezonu tamamlarken gören olmadı. Herşeye rağmen yüksekten uçmaya devam etti. Real'den sonra kısa bir Milan macerası ki Onu yiyen de Milan oldu. 2009'dan bu yana Corinthias'da oynuyor. Yaşı 33 hala oynuyor hala atıyor. Ancak kendisine çok iyi bakıyor denemez. Artık Onu tanımlamak, C.Ronaldo'dan ayırmak için ''Şişman Ronaldo'' deniliyor.
Bu fotoğraf 2008 yılı civarı Milan dönemine ait. Üstteki fotoğraf ise Corinthias ile 2010/2011 sezon öncesi antrenmanından. 347 gol atmış bir golcü bu adam. Hani ölüsü bile yeter derler ya o misal. Şu haliyle bile Türkiye'de gol denen şeyin yeniden tanımını yaptırır cümlemize.

Read more...

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'si

23 Temmuz 2010 Cuma

Aykut Kocaman Fenerbahçe için her zaman bayrak adam olmuştur. Futboldan önce başlayan jimnastik kariyeri onun o dönemin futbol yapısına göre sıra dışı goller atmasının en önemli açıklamalarından. Aykut kah bir adamın amiyane tabirle belini kırar geçerdi. Kah o dönemde bu topraklarda sıkça göremediğimiz göğüs kontrol vole gollerini atardı. 11 numaralı formasına verdiği değer ve anlam sayesinde bir nesil onun temsil ettiği Fenerbahçe'nin taraftarı oldu. 3-0 geriden gelip 4-3 kazanılan o efsanevi Galatasaray maçında attığı gol Türkiye'de bugün bile zor görülen gollerden biriydi. Aykut Kocaman takıma gönülden bağlıydı. Takımına şampiyonluğu getirdiği bariz olan bir golü attıktan dakikalar sonra bile rakip Trabzonlu taraftarları teskin etmeye çalışacak kadar adamdı. 5 Mayıs 1996'da oynanan maçtan sonra hayatını kaybeden genç taraftar da en az Aykut'un açıklaması kadar unutulmadı. Ancak şovenizim devreye girdi ve Fenerbahçe'den kopartıldı. Türkiye'nin ilk oyuncu-menajeri olmak da ona nasip oldu. Fenerbahçe'ye kadar olan teknik direktörlük kariyeri ile Fenerbahçe'de ki teknik direktörlük kariyeri farklılık arzedebilir. Ankaraspor'da 10 maç kaybetmediği dönemleri de bir kenara not etmek gerekir. Aykut Kocaman'ın kısaca bahsi geçen bu geçmişi onu bir şekilde tekrar Fenerbahçe ile yanyana görmenin anlamını bir nebze olsun açıklıyor. Aykut Kocaman'ın en büyük sorunu 1 yıl birlikte çalıştığı Aziz Yıldırım olabilir. Başkan'ın teknik direktörlüğe ve menajerliğe hevesi sıkıntı verebilir. Hadi bu durumu bir kenara bırakalım. Stoch ve Dia transferleri gösteriyor ki; Aykut Kocaman'ın düşüncesi bir çırpıda kaleye giden marke edilmesi değil ama yetişilmesi zor bir takım kurmak. Basında çıkan isimlerin (mantıklı olanların tabi) gerçekten de gündemde olduğunu düşünelim. Hazard, Gyan gibi oyuncular da bu mantalitenin adamları. Bir dönemlerin Lyon'u gibi kompakt ve hızlı bir takım. Bilica, Güiza gibi adamlar da Aykut için pranga olur. Peşinen belirtmek lazım böyle bir takımda Alex sorun olmaz. Hele sağında solunda iki safkan varken hiç olmaz. Fenerbahçelilerin çok sevdiği ve onsuz Fenerbahçe düşünememesine rağmen, içlerinde Alex'siz Fenerbahçe kurma aşkı olanların sayısı da az olmadığı istatistik sanatçısı Alex... Alex'siz Fenerbahçe hayali kuranlar Aragones dönemini hatırlayabilirler, zira dede Alex'i neredeyse yok etmiş ön libero yapmıştı. Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'si tıpkı Onun futbolculuk döneminde olduğu gibi Türkiye'de nadir görülen bir Fenerbahçe olacaktır. Antrenmanından, kampına, transferinden maçına başında durursa bu farkı çok güzel şekilde hissettirir de Aykut Kocaman.Tabi belli etmenlerle 6.hafta kovulmazsa...!

Read more...

Rijkaard'ın Galatasaray'ı

Günümüz futbolunun Husain Bolt'ları ve adı kalbimizde efsane olmuş bir çok yıldız şampiyonlar ligi kupası göremiyor, çoğu göremeden futbola veda ediyor. Galasaray teknik direktörü Rijkaard ise hem futbolcu hem teknik direktör olarak bu kupayı kazanmış bir isim. Yani görmüş geçirmiş bir adam ancak günümüz Barcelona'sını tek başına yarattı demek, yıllardan bu yana süregelen Cruyff etkisini ve geleneksel Barcelona kültürünü boşa saymış olmaktır. Nasıl ki Galatasaray'da kural olmasada temayül esasına göre başkanlar mektepli olur, Barcelona'da da Hollanda ekolü buna benzer. Rijkaard, Galatasaray'ı Barcelona yapmadı, yapmak için de uğraşmıyor. Rijkaard kendine has sistemini Barcelona'da uyguladı başarılı oldu. Galatasaray'da da bunu yapıyor.  Bir gün burada işi bitse Marsilya'nın, Porto'nun başına geçse de muhtemelen aynı yolu aynı taktiği inceleyecek. Rijkaard hata yapmıyor mu? Elbette yapıyor. Rijkaard Barcelona'da da hatalar yapmıştı, burada da yapabilir doğaldır. Ancak Galatasaray'ın genç takımları bile bugün A takımıyla aynı taktiği oynuyorsa, altyapıya Hollandalı iki hoca geldiyse, genç takımda oynayan genç oyuncu A takımla maça çıktığında aynı taktiği oynuyorsa burada bir sistem var demektir. Elinizde Xavi, Iniesta en kötü Marquez olması ile Servet, Mustafa Sarp, Barış Özbek olması aynı şey değil. Rijkaard'ın sistemindeki gibi hücum futbolu oynayan takımlarda savunma biraz gösterişsiz kalabilir kabul ancak orta saha da çöle dönmez. Geçen yıl bu sıkıntı Elano ile çözülmek istendi ancak tutmadı. Bu yıl Lorik Cana transferi ile yine bu bölge güçlendirilmeye çalışılıyor. Rijkaard Galatasaray'da kupa kazanmadı ama mental bir değişiklik yapıyor ve bunu camiaya kabul ettirmeye çalışıyor. Bu sadece Galatasaray için değil Türk futbolu içinde kupa kazanmaktan daha değerli şüphesiz. Derwall'in ektiklerini biçen Galatasaray'ın 1996-2000'li yıllar arasında neler kazandığı ortada. Kazanılan kupalar malesef Galatasaray'a uzun vadede birşey kazandıramadı ancak Türk futbolunu Avrupaya açtı. Tugaylar, Nihatlar, Tuncaylar bu ivme ile çıktılar Avrupa arenalarına. Galatasaray keyif vermiyor burası açık ancak tüm bunlara rağmen taraftar Rijkaard faktörüne güveniyor. Kulübün mektepli olmayan ender başkanlarından Adnan Polat onun için şu ifadeleri kullanıyor; ''Ben Rijkaard'ın işine karışmam, soyunma odasına girmem. Ama gerekirse hesap sorarım. İddiamızı kaybettiğimizde hocanın üzüntüsünü görünce ekstra birşey demek istemedim.'' Rijkaard yönetim ve başkan tarafından da, taraftarlarca da destekleniyor. Takım kötü de gitse Rijkaard'a güvenleri tam. Bir hocanın başarılı olması için gereken olmazsa olmaz bir durum. Rijkaard bir Hollandalı ve biz bir Hollandalı'nın futbol hakkındaki yorumlarını analizlerini ilk Van Hooijdonk'ta gördük. Daum-PVH olayı bile bize ters geldiğini anlamamız için yeter. Ancak bize ters gelmesi işe yaramaz olduğunu ifade etmiyor. Rijkaard doğru yolda. Savunmayı düzenledi. Orta sahayı güçlendirme çalışmaları sürüyor -sezona Sarp-Cana-Barış-Ayhan 4'lüsü ile girmeyeceğini varsayarak- hücum hattının Keita ile çok güç kaybetmediğini düşünenlerdenim. Harry Kewell ise büyük fark yaratacaktır o bölgede. Rijkaard'ın Galatasaray'ı iyi durumda değil ama iyiye hemde çok iyiye gidiyor. Tabi ara sıra Serkan Kurtuluş'un sol bek, Hakan Balta'nın stoper oynadığını düşünmezsek. Onlarda nazar boncuğu olsun.

Read more...

Schuster'in Beşiktaş'ı

Mustafa Denizli'nin gidişi yeteri kadar yazıldı, çizildi. Klasik Beşiktaş yönetim zaafiyeti örneklerinden biriydi. Schuster ile anlaşılarak bitirilen süreçte iş Juande Ramos'a kadar gitti. Beşiktaş yönetiminin doğruya yanlış yoldan gittiğini itiraf etmeliyim. Tabi bu doğru Denizli'nin gönderiliş şekli de değil. Schuster'in Denizli'den iyi yada kötü olduğu da değil. Mustafa Denizli'den sonra gelen ismin Schuster olması Beşiktaş için en doğru tercihlerden biriydi. Schuster doğru tercih olduğunu doğru hamlelerle gösterdi. Guti hamlesi, Robinho hamlesi, Quaresma hamlesi takımın ofansif gücüne ve kadro kalitesine yapılan ince ayarlardı. Bu takım gol atamıyor dedi Schuster. Şimdi bakalım bu doğru mu? Beşiktaş'ın son 5 sezonda attığı gol sayıları:

2005/06 52
2006/07 43
2007/08 58
2008/09 60 Ş
2009/10 47

5 yılda 170 maçta 260 gol atabilmiş Beşiktaş. Şampiyon olduğu sezon bile 60 gol atmış. İşte bu Schuster'in düzelteceği ilk tablo olsa gerek. İnönü'de atmosfer müthiştir. Takım biraz havaya girince, taraftar havadan inmez ve yokedici bir güç çıkar ortaya. Bunu uzun yıllardır yapamıyorlar. Bir ileri, iki geri gidip geliyor Beşiktaş. Schuster'in Getafe ve Real Madrid kariyerleri ortada. Öncesine çok gitmeye gerek yok Getafe gibi bir takım bile onun yönetiminde İspanya gibi üst düzey bir ligde iki yılda 93 gol attı. Beşiktaş'ta kurmak istediği kadro oynatmak istediği oyun da hücum ve çok gol atmaya yönelik. Nitekim ilk hazırlık maçında bile Beşiktaş'ın dikine ayağa paslarla çıktığını sağa-sola geveleme yapmadığını görürsünüz ki yıllardır Türkiye'de kaç takım bilinçli olarak yaptı bunu. Beşiktaş yönetimi de artık doğru hamleler yapıyor ve hocaya göre adım atıyor. Schuster'in Beşiktaş'ı Kartal gibi uçabilir.Tabi taraftar oyuna dahil olursa.

Read more...

Balotelli'nin değeri

22 Temmuz 2010 Perşembe

İnsan hayatında bazen kaçan fırsatlar olur. Tam niyetlenip karar verdiğiniz anda geç kaldığınızı anladığınız o an hissettiğiniz tek şey pişmanlık değildir. Balotelli bir yere geldiyse bu özellikle Mourinho sayesindedir. İtalya'da gündeme farklı şekillerde gelmeyi seven bir oyuncu. Özellikle birşey yapmıyor ama yaptığı şeyler olay oluyor. Milan taraftarı olduğunu söylemesi, Milan forması ile bara gitmesi, Evlatlık olduğu için öz anne babasını reddetmesi, milli takım seçimi, ünlü markalardan devasa alışverişleri ile İtalyan medyasında sık sık yer alan bir şahsiyet. 3-2 kazandıkları bir Juventus maçı Onun için çok önemli, o maçta attığı 2 gol onu bir anda ön plana çıkardı. Milito bu yıl kariyerinde tavan yapmasa daha çok ön plana da çıkardı. Pandev'in de gelir gelmez sağladığı katkı ve yaşı onu biraz -sen hele biraz bekle mario- durumuna soktu. İnter geçen yıl tarihinin en başarılı sezonlarından birini yaşadı. İtalya'da kazanılan kupalara son olarak alınan Şampiyonlar ligi kupasını da eklerseniz oyuncuların değerlerinin biraz artması doğaldır. Ancak Inter Balotelli için 41 milyon euro bonservis bedeli açıkladı ki bu biraz özel satışa giriyor gibi. Balotelli iyi bir yetenek ama geçen yıl 5 milyon euro'ya alınabilirdi bu sene 41 milyon euro oldu diyeceğiniz kaçan bir fırsat değil. Martins örneği de gözler önünde. Gana göçmeni 19 yaşındaki bu genç için Manchester United ilgisini belli ettikten 1 gün sonra Manchester City 24 milyon euro teklif etti Mario için. Inter'de 20 gol atan ve Italya genç milli takımında da forma giyen Balotelli için 41 milyon euro verilir mi? Bu parayı Balotelli için ancak müsrif Manchester City verir. Alex Ferguson Balotelli'ye 10 milyon euro dan fazla vermez. Ancak su geçirmez tek gerçek Mario Barwuah Balotelli premier lige çok yakışır.

Read more...

Monarşik Fenerbahçe Cumhuriyeti

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Dünya üzerinde insanlığın varolduğu günden bu yana insan toplulukları kendilerine yol gösteren bir lidere ihtiyaç duymuşlardır. Tarihte varolmuş tüm liderler ise öne çıkan bazı kilit özellikleri ile ölümsüzleşmiştir. Bu özellikler içinde en can alıcı olanı ise zeka. Liderler günümüzde de geçmişte de zekası ile ön plana çıkmıştır. İzlediğimiz bir filmde bile zeki insanları beğenmez miyiz? Hangimiz Lost serilerinde liderlik özelliği ile öne çıkan Jack, Lock, Linus gibi karakterlerden etkilenmedi? Hangimiz Batman filminde Joker'e şaşırmadı? Hadi dönelim futbola Xavi-Iniesta ikilisinin attığı sanat eseri paslar muhteşem bir zeka ürünü değilde nedir? Bir çok oyuncuyu, teknik direktörü, yöneticiyi diğerlerinden ayıran, lider yapan özelliği zeka değil midir? Düz mantıkla baktığımızda lider olan kişinin uzun süre yönetimi elinde tutması da doğal. Buraya kadar bahsedilen durum elbette genel geçer doğrular ancak bu doğruların hiçbirisi Fenerbahçe'deki yönetim anlayışı ile uyuşmuyor. 1999 yılında başlayan Aziz Yıldırım dönemi bugün gelinen noktada Fenerbahçe'yi sayısız dejavu ile karşı karşıya bırakmıştır. Bardağın neresinden bakarsanız bakın boş tarafını görürsünüz. 4 yıl arayla üstelik avantaj elindeyken son maçta şampiyonluk kaybeden kaç takım tanırsınız... Kazandığı 4 şampiyonluğun 2'sinde son maçta 4 gol yiyerek kazandığı şampiyonluğu taraftarına zehir eden kaç takım tanırsınız... Tüm Fenerbahçe'lilerin unutamadığı 2006 yılına dönelim sebebi her ne olursa olsun, Anelka,Tuncay, Aurelio, Alex, Appiah gibi oyuncu kadrosunu şampiyon yapamayan Daum'u geri getirip sonra da daha zayıf kadro ile şampiyon olamayınca kovmak için takımı Beckenbauer'in bana göre haklı ithamı ile sirke çevirmeye ne gerek vardı... Aragones'i göndermek için atılan bin takla verilen milyonlarca euro uyarı olmadı mı...Sadece son 2 yılda olan bu olaylar bile en ufak bir liderlik yada zeka belirtisi göstermiyor. Hangi kulüp başkanı takımın 100.yıl belgeselinde takımı soyunma odasında şahlandırmaya çalışırken görüntülenir. Aziz Yıldırım revizyon deyip Burak Yılmaz'ı gönderiyor o Burak Yılmaz'ın attığı gol ile şampiyonluğu kaybediyor. Fenerbahçe kadrosunda fazlalıktan başka bir iş yapmayan; dengesiz Bilica, takımı 2-0 dan 2 gol yiyerek 2-2'ye gelmişken son dakikada topu 20 metre ileri vuramayan Baroni, dans ederken daha verimli olan Santos, kifayetsiz golcü Güiza, tatilini Türkiye'de geçiren Deivid gibi oyunculara rağmen transfer yapmayan ve daha önemlisi bu oyuncularla bu işin olmayacağını göremeyen Fenerbahçe'nin monarşik lideri Aziz Yıldırım takımın hazırlık maçlarında bile rezil durma düşmesinin tek sorumlusu. Bu monarşik cumhuriyet ona ait. Bu tanım da tıpkı Onun yönetim anlayışı gibi karışık. Galatasaray ve Beşiktaş bir şekilde bu revizyonu yaparken Fenerbahçe'de bu anlayış bir oyuncunun gönderilmesi olarak anlaşılıyor. Aziz Yıldırım eldeki bu belki de son şans ile Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe kariyerini de bitirmiş olacak. Aykut belki bir heyecan ile Stoch transferini yaptı ama Hababam sınıfındaki müdür misali Aziz Yıldırım olaya ticari baktığı için verimsiz oyuncuları göndermiyor. Göndermediği gibi yenisini de almıyor. Sene başında +1 yabancı için çırpınan devre arası Carlos'un gitmesi ile boşalan kontenjana oyuncu almayan da Fenerbahçe'nin monarşik lideri Aziz Yıldırım. Bu sene de geçmiş yıllarda olduğu gibi değişen birşey yok. Dünya üzerinde transferi son dakika son saniyeye bırakan başka bir yönetim anlayışı var mı... Ya da bir oyuncuya kafayı takıp tüm gücünü ona veren alamayınca da çürük elma alan bir yönetim... Siz Fenerbahçe yönetim kurulunda kararların yönetim kurulunca alındığını mı sanıyorsunuz.. Herkes fikrini söyler ama Aziz Yıldırım'ın dediği olur. Hazırlık maçında sıradan bir Alman takımından 5 gol yemek Aziz Yıldırım'ı kendine getirmez, kimse heveslenmesin. Aziz Yıldırım yine soyunma odasına girecek, yine son dakika transferleri yapacak, yine futbolcuları ticari mal, taraftarları ise müşteri gibi görecek.. Ha bu arada Beşiktaş'ı Galatasaray'ı kıskanırsa belki bir iki ses getiren oyuncu alır. İş konuşmaya gelince de Fenerbahçe'yi dünya kulübü yapmak kolaydır. Çünkü ne olursa olsun sığınacağınız bir kalıp var ''Fenerbahçe büyüklüğü kupa büyüklüğü değildir '' Rahmetli İslam Çupi bugünler için demiş ya o sözleri, Sloganımız hazır kıta. Kombine satışları mı düştü? Hemen bir dedikodu sızdırın Eto Fener'de diye 5.000 kombine satın. Ronaldinho Fener'de dedikodusu sızdırın 10.000 kombine satın. Sonra toplanan paralarla Güizaları, Aragonesleri, Daumları, Bilicaları besleyin. Önemli olan kupa büyüklüğü değil zaten öyle değil mi? Bırakın Fenerbahçe cumhuriyeti tişörtlerini, giyin Monarşik Fenerbahçe Cumhuriyeti tişörtlerini...

Read more...

Tottenham ve tesisleşme

15 Temmuz 2010 Perşembe

Tesisleşme deyince aklımıza Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe ile son 10 yılda yaşanılanlar gelebilir kısaca. İnsanın doğasında vardır, işinizi seviyorsanız imkanlarınız iyiyse daha iyisini vermek için çırpınır durursunuz. Bu sezon Premier ligde fırtına gibi esti cümlesi Tottenham'ı tanımlar. Flaş skorlar, uyumlu yabancılar(modric,kranjar,corluka) kariyerini tavan yapan Defoe gibi bir golcü, enfes bir performans örneği Gareth Bale... Ve alınan 4.lük ile  şampiyonlar ligi fırsatı. Harry Redknapp ile sözleşme yenilendi. Golcü arandığı aleme ilan edildi. Ancak açıklanan tek havadisler bunlar değil. Tottenham 45 milyon poundluk bir antrenman tesisi inşa etti. Tesis demek yanlış olur kompleks belki tanımlar. 11 açık sahası, kapalı sahası, yüzme havuzu, fitness merkezi, basın merkezi içeren harika bir mekan. Gerek İngiltere'de, gerek Avrupa'da hatta Türkiye'de büyük kulüplerin bile öyle yada böyle bu kadar görkemli olmasa da sıradışı imkanlar sunan tesisleri var. Ancak mesele bu değil. Avrupa iyi biz kötü klişesine girmiyorum sizce kaç kulüp güzel geçirdiği sezondan sonra ilk yatırımı hocasına, ikinci yatırımı tesisleşmeye yapar. 45 milyon poundluk tesis takımın hocasını ve başkanını öyle etkilemiş ki öve öve bitiremiyorlar. Bu olayın Xavi'nin herhangi bir arapasından ne farkı var söyleyin. Çok güzel hareketler bunlar derler ya tam o misal. 2000'de Galatasaray'ın yapamadığını yapıyorlar. Lafla peynir gemisi yürütmeye çalışıp dünya kulübü olmaya çalışanlara da duyrulur.

Read more...

Kaká ve Brezilya

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Milan'da oynadığı yıllarda Kaká bir semboldü Milan için. Tıpkı Nesta gibi, kimbilir belki de Maldini bile olabilirdi. Takıma kalpten bağlı adamlardan biriydi. Son yıllarda Milan dibe vurunca onun da morali dibe vurmuştu. Gönüllü olmayarak geldi Real Madrid'e işin özü Milan Kaká'yı para için sattı. Ancak Kaká'nın yüzü Real Madrid'te güldü denemez. Sezonun büyük bir bölümünü sakat geçirdi. Dünya kupası öncesi neredeyse Chelsea'ye transferi gerçekleşiyordu. Mourinho Kaká'yı düşünüyor mu kestirmek güç zira Jose'nin sağı solu belli olmaz. Ancak ilk yılın sonunda hayal kırıklığı yarattığı aşikar ve bu performans onun satılmasını gündeme getirdi. 28 yaşındaki oyuncu ya iki sene üst düzey takımlarda aşağı doğru giden bir grafik ile oynayıp 30'un da Brezilya'nın yolunu tutacak ya da Real Madrid tarihine geçecek. Ancak Dünya kupası performansı onun içinde bulunduğu durumu açıkça ortaya koyuyor. Brezilya ile 3 kupaya katılan Kaká'nın kupa tarihinde gol sayısı 2006'da Hırvatlara attığı golle 1. 2002'de kupayı kazanan Brezilya takımında da yer alıyordu. Kupa tarihinde toplam 10 maç oynayıp 768 dakika forma giyen Kaká, Dünya kupası özelinde hiçbir zaman takımına birşey kazandıran oyuncu olamadı. Brezilyalı bir oyuncudan daha ziyade yüksek kondisyonlu kazanmayı adet edinmiş Avrupalı bir futbolcu kişiliği olan, son derece duyarlı ve efendi bir karaktere sahip Kaká, TV kameraları karşısına boynu bükük çıkmaya pek alışık değil. Böyle oyuncuları zirvede iken izlemek doyumsuz ancak Kaká ve Brezilya'nın bu başarı grafiği insanın iştahını kapıyor.

Read more...

Total futbol bu mu?

Hollanda milli takımı kupa tarihinde 3.kez finale çıktı ama bu finale çokta muhteşem olmayan bir kadro ile bireysel yıldızların takımı taşıması ile geldi. Ancak dev takımlara 4 çekme adeti olan Almanya'yı durduran ve tarihinde ilk finalini altın jenerasyonu ile yakalayan İspanya finalde açık ara favoriydi Hollanda karşısında. Ve sonunda futbol kazandı. İlk kez finale çıktıkları 1974 Dünya kupasında doğan total futbol, Hollanda'nın finalde gösterdiği performans ile alt üst oldu ezberler bozuldu. Finalde, yaptığı faullerin şiddetinden ötürü rakip taraftarlarca ''benzin döküp yakılası'' olarak izlenen Van Bommel'in önderliğinde şiddetli fauller yapan Hollanda Total futbolu falan unutup top yekün cinayete soyundu. Ama iyiler mutlaka kazanır diyor bir slogan bunu unuttular. Total futbolun açılımı cinayete teşebbüse çıktı Hollanda sayesinde. Oysa sistem belli zayıf kadro içinde nadide çiçek gibi Robben ve Sneijder önderliğinde finale gelmiş istekli bir takım.Özüne dönmek oyunu güzelleştirmek yerine final bir yana futbola yakışmayacak hareketler sergilediler. Evet Hollanda daha önce iki kez finale çıktı ve kaybettiği o iki finalde ortaya konan kimlik sayesinde tüm kupalarda bir çok tarafsız futbolsever desteklerdi Hollanda'yı. Özellikle finalde sergilenen bu duruş sadece kupa değil prestijde kaybettirdi Hollanda'ya... Faul yapmanın da bir edebi var diyesi geliyor insanın, bu mu total futbol ?

Read more...

Hollanda'nın en çok isabetli pas yapan oyuncusu

13 Temmuz 2010 Salı

Kaleci Stekelenburg...
İspanya'da ise ayağına gelen 99 topun 80'ini isabetli kullanan Xavi...

Read more...

Vuvuzela

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Dünya kupalarında bazı trendler olur ki desteklenir. Meksika'da düzenlenen kupada başlayan trampetler, Hollandalıların orkestrası gibi taraftar aksiyonları kupalara tat verir. Ancak Vuvuzela gibi bir aksiyon bugüne kadar hiçbir kupada böylesine gündemi meşgul etmedi. Messi'nin '' kendimi dev bir arı kovanı içinde gibi hissediyorum, arkadaşlarımla iletişim kuramıyorum'' diye şikayetçi olduğu bu aletin (cihaz desen değil, enstrüman desen değil) tarihçesi çok eskilere dayanıyor. Vuvuzela'nın geçmişi çeşitli rivayetlere sahip; Afrikalıların kabile dönemlerindeki haberleşme cihazı olması bunlardan sadece bir tanesi. Afrika'da düzenlenen 2009 Konfederasyon kupasında gündeme gelen vuvuzela, 90'lı yıllardan itibaren Afrika'da futbol maçlarında kullanılmaya başlandı. Bir pazarlama ürünü olarak Güney Amerika'da ortaya çıkıyor ilk kez. Ancak o haliyle ilgi görmüyor ise de futbol maçlarında kullanılması fikri bu akımı başlatıyor. Bir dönemler İngiliz kolonisi olmasına rağmen Futbol kültürünün gelişmediği 11 dil konuşulan Afrika, Dünyanın en büyük futbol organizasyonuna ilk kez ev sahipliği yapmasına rağmen ülke vuvuzela sayesinde asla unutulmayacak. Vuvuzela TV'den maç izleyen milyonlarca insan için ise tam bir işkenceye dönüşüyor. Afrikalılar ''rahatsız olan alsın bir tane çalsın'' diyor, çünkü bu sesten özellikle staydum içinde rahatsız olmamanın tek çözümü bir vuvuzela çalmak. Bu aleti çalmak ise o kadar da kolay değil; Dudaklarınızı ağız için ayrılan bölüme yerleştirin, yanaklarınızı serbest bırakın, dudaklarınız ağız bölümünün içinde titreşecek şekilde üfleyin. Trompetinkine benzer o sesi yakaladığınız anda daha kuvvetli, daha da kuvvetli üfleyin; ta ki o saçma sapan yükseklikteki gürültüye ulaşana kadar. Vuvuzela'nın yaydığı gürültü ise ciddi anlamda bir tehlike gibi duruyor. Bilindiği gibi ses teknolojisinde sesin gürültüsü ile ilgili terimin adı  desibel ve insan 85 desibel'in üstünde bir gürültüde kalıcı duyma bozukluklarına varan sorunlarla karşılaşabilmekte. Örneğin 100 desibellik bir sese 15 dakika maruz kalan bir insanın sağır olması bile olası. Vuvuzela'nın desibel oranının 113 olduğu belirtiliyor. Ortaya çıkan yoğun gürültü bir yana maçların neredeyse tezahüratsız oynanması belki de en can sıkıcı tarafı. Her yıl gerçek futbola biraz daha yakın futbol simülasyon oyunları yapan KONAMI ve EA SPORTS gerçek gibi olsun diye oyunlara da vuvuzelayı bulaştırırsa vay halimize. Hele bu alet bu topraklara gelirse görün bakın cümbüşü..Sahaya atılan 20 bin vuvuzeladan kapatılan statlar mı dersiniz, sahaya atılan vuvuzelalar ile yaralanan oyuncular mı... Varsın gürültü yapsın da Afrika'da kalsın. Sakın buralara gelme Vuvuzela...

Read more...

El elden üstündür

9 Temmuz 2010 Cuma

Haldun Üstünel ile Türk transfer tarihi yepyeni farklı bir anlayışla tanıştı. Yöntemi ''saman altında su yürütmek'' olan bu adam nokta transferlerle 105 yaşındaki takımına oyuncu kalitesi, milyonlarca taraftarına umut getirdi. Galatasaray yıllardır Fenerbahçe'nin aksine Avrupa menşeili oyuncuları transfer etmiştir. Yanlış yapa yapa doğruyu da bulmuşlardı. Geçen sezon gelen oyuncuların geldiği yerlere bakalım. Galatasaray'ın transfer yaptığı takımlar; Liverpool, Lyon, Everton, Manchester City. Bu iş tam bir vizyon işiydi ve Haldun Üstünel taraftarların ''in haldun we trust'' diyeceği kadar sevilmişti.Baros, Kewell, Keita, Jo, Dos Santos, Elano gibi Avrupada markalaşmış isimler onun imzası ile Türkiye'ye geldi.  Tribünden gelen bu adam Ne zaman Baros gol atsa, Kewell şık hareket yapsa ekranlarımıza gelirdi. Fakat bugün gelinen nokta da takımın son iki yılda aldığı kötü dereceler, Adnan Polat'ın canını sıkmış ki; Stoch transferi ile başlayan süreçte Haldun Üstünel küstürüldü  ve tabir-i caizse geri plana atıldı. Bu operasyonu Kewell, Jo, Dos Santos, Leo Franco, Keita büyük ihtimalle Elano'nun gidiş operasyonları ile üstüste koyunca resim netleşiyor. Adnan Polat ''el elden üstündür'' demek istiyor Üstünel'e ve tüm camiaya. Bu bağlamda Keita, Kewell gibi oyuncuların gitmesi gerekiyordu. Çünkü Adnan Polat bu oyuncularla başarılı olmak istemiyor. İş bitiriciliği ile taktir toplamış bir yönetici bu duruma gelince akla gelen ilk şey transferine imza attığı oyuncular olur. Bir dönem Fenerbahçe'de Sakaryalılar grubu denilen bir grup vardı bilen bilir, hadi biz de Haldun Üstünel'in aldığı adamlara Üstünel grubu diyelim. Galatasaray eğer bu Üstünel grubu ile başarılı olsaydı üstün olan el Haldun Üstünel olacaktı. Adnan Polat olası başarının mükafatının bu adrese gitmesinden hoşnut değil ki budur işin hülasası. Yöneticilerin ön plana çıkması hatta başkanın önüne geçmesi desteklediğim bir uygulama değildir. Ancak kulüplerin medya erozyonuna uğratmaması şartı ile bu tip yöneticilere sahip olması en azından güzel hayaller kurmanızı sağlar.

Read more...

Futbol ve saf duygular

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Sadece 90 dakikada vezir yada rezil olmak sizin elinizde yada bir başka ifadeyle ayaklarınızda. Futbol işte böyle bir oyun. Dünya kupasının tüm futbol organizasyonlarından daha önemli olma nedeni oyuncuların tüm ulusun sorumluluğunu alması durumudur. Dünya üzerinde 11 kişiye verilecek en büyük sorumluluk bu olsa gerek. Erkekler ağlamaz derler ama futbol öyle saf ve temiz bir duygudur ki, bir bakarsınız en sert hırçın oyuncu hüngür hüngür ağlar bir kupa töreninde. Kariyerinin son kupalarına çıkıpta başarısız olanlar, hele başarısızlığa penaltı kaçırma, gol kaçırma gibi durumlarla neden olanlar.. Onlar kupa bitse de psikolojik olarak uzun süre toparlanamayan oyuncular. Belki de bu yüzden dünya kupasına başarılarıyla damga vuran bir çok oyuncu Lineker gibi kupalardan önce ve sonra üst düzey oyuncu statüsünü koruyamadı.İşte iki göz yaşı örneği; 

Paraguay Dünya kupası tarihinde ilk kez çeyrek finale yükselir. Takımın elle tutulur en önemli silahı Benfica'lı Oscar Cardozo. UEFA kupasında da üst düzey maçlar çıkarmış formda gelmiş kupaya. İspanya maçında ülkesi adına penaltı noktasının başına geçtiğinde, sadece  kariyerinin 148.golüne değil belki ülkesinin kaderini değiştirmesi an meselesiydi. Pique tarafından yere düşürülmüş ve topun başına geçmişti. Kendi pişirdi ama yiyemedi. Casillas penaltıyı kurtardı. Cardozo raket gibi kullandığı sol ayağıyla bu kez Casillas'ı vurdu. Üstelik bu pozisyondan 3 dakika sonra İspanya da bir penaltı kaçırdı. Maçı tek golle kaybeden Paraguay'da Oscar Cardozo'nun yerinde olmak isteyen var mı? Öyle büyük bir çöküntü yaşadı ki, Torres onu teselli etmek istediğine bin pişman oldu. 

Gana-Uruguay maçında Gyan'ın başına gelenler kaç oyuncunun başına gelmiştir kupa tarihinde? Uzatmanın son dakikalarında kazanılan penaltıyı direğe nişanlar ve takımı kupayı penaltı atışlarıyla kaybeder. Sadece Gana'nın değil tüm Afrika'nın kaderi, beklentisi, ümidi onun ayaklarındaydı. Tarihinde ilk kez 2006'da dünya kupasına katılan Gana, katıldığı ikinci organizasyonda en iyi 4 takımdan biri olma şansını kaybetti. Maçtan sonra hüngür hüngür ağlaması maalesef hiçbirşeyi değiştirmedi. 11 metreden yapılan iki vuruş iki ülkenin, iki farklı kıtanın, milyonlarca insanın sorumluluğunu üstlenen ayaklar. 
Roberto Baggio 94'te penaltı kaçırdıktan sonra 98'de Paraguay maçında kazanılan penaltıda topun başına geçtiğinde çılgın kaleci Chilavert'i mağlup eder ve golünü atar ve şöyle der '' artık rahatım, 4 yıllık baskı üstümden kalktı'' Roberto Baggio gibi şanslı olamayıp kariyerinin son kupasında gözüyaşlı veda edenlere ne demeli... 

Futbol bu yüzden güzel.. İnsan yıllarca peşinde koştuğu aşklarda bile böyle saf duyguları alamıyorken futbol bu duyguları ziyadesiyle dağıtıyor. 11 kişiyle oynanan ve sonuçta herkesin birşeyler kazandığı yada kaybettiği bir oyun bu..

Read more...

Arjantin böyle döndü

6 Temmuz 2010 Salı


En son dünya kupası şampiyonluğunu 1986'da Meksika'da kazandı Arjantin. Dünya kupasını en son Maradona ve arkadaşları kazandı. Arjantinliler Dünya kupasını en son 24 yıl önce onun ellerinde, hafızalarımıza kazınmış o efsane Arjantin forması ile gördüler. 24 yıl sonra tüm Arjantin yeniden umutlandı. İtalya 90'da finalde kaybettikleri günden bu yana ilk kez bu kadar umutlandı belki de. Çünkü takımın bir yerlerinde yine 'O' vardı, Diego Armando Maradona. Bugün lise çağlarına gelen jenerasyon belki Maradona'nın futbol için ne anlam ifade ettiğini bilmiyor onların dedeleri de unutkanlık edip eleştiriyor bu efsaneyi. Tam 20 yıldır Arjantin çeyrek finalin bile üstünü göremiyordu ve Maradona teknik direktör yapıldı. Arjantin bir şekilde onun etkisiyle kupaya geldi. Turnuva boyunca her maçta ilgi odağı oldu. Öyle ki kenara gelen toplar bile onunla buluştu. Aşıklar birbirini hiç bir zaman unutmuyor. Bugün izlediğimiz şey futbolsa, Maradona sanat filmleri çekmiş demektir. O bir futbol sanatçısı. 

Kupaya gelirken söz vermedi, çok eleştirildi, futbol bu bir golle kaybedebiliriz dedi 4 gol yedi ve kaybetti. Bugün Arjantin'e döndüğünde binlerce insan ellerinde bayraklar, sırtlarında Maradona formaları 4 gol yiyerek kupa özlemini 28 yıla çıkaran takımlarını karşılıyorlar. Arjantinli oyuncular bile şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Bu işin mimarı Maradona ise gözyaşlarını tutamıyor. Bu topraklarda doğsaydın be Diego ! futbolcuyum diye milyon eurolar kazanan, milyon euroluk evlerde oturan, 500 bin euroluk arabalara binen sezonu 8-10 gol ile tamamlayan, taraftarlara yağ çeken, bugün siyah, yarın lacivert olan bir başka gün kırmızıyım diyen futbolcu müsvetteleri utanmazmıydı? Bu topraklarda doğsaydın biz de turnuvada fark yiyerek elenen takımımızı böyle karşılasak olmazmıydı? Maradona dünyaya bir kere geldi ve bir Maradona daha gelmeyecektir. 50 yıl sonra ne Messi ne bir başkası bir ülke için hatta tüm dünya için böyle bir etki bırakamayacaktır. Sadece dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu değil Efsane Maradona böyle döndü.

Read more...

Adios Diego

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Almanya 2002 yılında attığı tohumları olgunlaştırıp sunmaya devam ediyor. Şurası bir gerçek Almanlar 2010 yılında futbol özelinde çağ açıp çağ kapattılar bunu da İngiltere maçında yaptılar. Bireysele inince tek özel oyuncusu olmayan (messi, ronaldo gibi) kazanma arzusu ve takım oyununun muazzam karışımından ortaya çıkan üstün Alman teknolojisi. Topu ayağına alan her Alman oyuncu yapması gerekenin en iyisini yapıyor. Ekstra işlere girip 4 kişinin içine girmiyorlar, 30-35 metreden kaleyi sebepsiz yoklamıyorlar. Onlar topu ayaklarına aldığında 11 oyuncu 'kaleye en çabuk ve kolay nasıl giderim' düşüncesinde. Futbolu sade ve isteyerek oynuyorlar. Dünya üzerinde üst düzey özel yeteneklerle takım oyununun en iyi harmonisi olan Barcelona bile bu kadar tat vermiyor. Sürekli kazanmak isteyen 11, adeta winning eleven. Khedira, Schweinsteiger, Mesut Özil, Podolski, Klose ve Müller bu turnuvada kendi performanslarının ve potansiyellerinin en az 3 katına ulaştılar. 
Müller son yıllarda Dünya futbolunun gördüğü ''çok yönlü oyuncu'' tabirine en çok uyan amiyane tabirle bu işin kralı bir oyuncu. Bu tecrübe ile Bayern de Almanya da daha çok kazanacaktır. Dünya kupası 7 değil 70 maç olsa, 1 ayda değil 7 ayda oynansa Almanlar yine bu iştah ve istekle çıkacaktır her bir maça. Bir kulüp takımının bile arka arkaya iki maçta 4 gol atarak kazanması zaten başlı başına büyük bir iş. Almanlar bunu dünya kupasında hemde İngiltere ve Arjantin'e yaptı. 
Arjantin kazanır diyenlerin dayanağı, Maradona etkisi ve Messi'ydi. Bir oyuncunun maç kazanması zaten Maradona ile bitti. Aksini kimse iddia edemez; bu maçta yada herhangi bir maçta Maradona olsaydı Arjantin bu duruma düşmezdi. Maçtan sonra Arjantin basını Messi'ye yükleniyordu. ''Gol yoksa zaferde olmaz'' diyorlar. Messi turnuvayı gol atamadan kapadı ancak sorun Messi değil, Arjantin milli takımının kurgusal düzeninde. Maradona motivasyon yönüyle buralara geldi. Demichelis ''onun kenarda olması bizi heyecanlandırıyor, birşey anlatırken bizlere dokununca tüylerimiz diken diken oluyor'' diyerek Maradona etkisini gösteriyor. Maradona taktiksel bir deha değil teknik direktör kimliği ile. Kalabalıklar içinde yalnız kalan bu efsane 4 yıl içinde bu 4 golün acısını çıkartır ve 2014'te Brezilya'da kupayı kazanır. Bunun için gerekli herşeye sahip şimdi sahip olduklarını nasıl kullanması gerektiğini öğrenmesi için 4 yılı var. Arjantin basını Messi'yi eleştirirken Tevez'i göklere çıkarıyor. Maçtan sonra ''utanmıyoruz, Almanlar çok iyiydi'' diyen Tevez turnuva boyunca canını dişine takarak mücadele etti. Tipik bir ''Alex koşmuyor bakın Emre mücadele ediyor, koşuyor'' geyiği, Messi-Tevez kıyası. Almanya'ya geri dönersek. Bu iş buraya kadar İspanya eler düşüncesine sahip olanların aklına ''ya bunlar İspanya'ya da 4 tane atarsa düşüncesi gelmiyor mu?'' Almanya dünya futbol tarihini şimdiden değiştirmiştir. Şimdi o tarihi istedikleri gibi yazıyorlar. Almanya haketti, Alman basını yazdı... Adios Diego...

Read more...

Ronaldinho başa döndü

4 Temmuz 2010 Pazar


Ronaldinho, bu yıl Milan'da çok çalıştı. Tabir-i caizse vites yükseltti. Kariyerinin son 3 yılına göre en fazla gol ve asist sayısına ulaştı. Ancak buna rağmen Dunga tarafından milli takıma alınmamıştı. Dünya kupasının Brezilya ve Brezilyalılar için önemi malum.Ronaldo twitter'dan her gün yorumluyor Dünya kupasını. Ronaldinho ise tatil için ülkesine gitmiş ve futbola başladığı Brezilya plajlarında hünerlerini gösteriyor. Dünya kupası pek umrunda gibi durmuyor da açıkçası. Türkiye'de maksatsız gazetelerce, bir gün Fenerbahçe bir gün Galatasaray için yazılan Ronaldinho'nun transfer de pek umrunda değil gibi gözüküyor.

Read more...

Luis Alberto Suárez'in eli


Suárez, 23 yaşında 200'den fazla maç tecrübesine sahip bir Uruguaylı. Bu genç adam geçtiğimiz sezon Ajax forması ile çıktığı 48 maçta 49 gol atarak 2010 Dünya kupasına katıldı. 2 tanesi 2008 yılında hazırlık maçında bize attığı 10 milli takım golüne 3 gol daha ekledi Afrika'da. Bu genç adam henüz 23 yaşında Dünya futbol tarihine geçti. Ne attığı goller, ne şampiyonluk onu buraya getirdi. Onu tarihe maleden olay; Çeyrek finalde Gana ile oynanan maçta, maç 1-1 devam ederken 120.dakikada kale çizgisinde topu elle kesmesi. Maçtan sonra ''tanrının eli artık benim'' diyerek Maradona ve Arjantin'e atıfta bulunsa da, bir gerçek var attığı gol ile değil yaptığı bu hareketle takımını 40 yıl sonra yarı finale taşıdı. Uzatma dakikalarının son dakikası, dakika 120. Maç birkaç dakika sonra penaltılara gidecek, topu kesmese kesin gol, o anda tüm bunları nasıl düşündüğü mü? Forvet oyuncusunun kale çizgisinde, birinci şutu kurtarıp ikincisini kaleci gibi elle çelmesi mi? daha ilginç. Gyan bu penaltıyı gole çeviremeyince Gana normal penaltılarla kupaya veda etti. Elle oynamanın böylesi mübah olmasa da kimse mekruh değil diyemez. 

Read more...

Premier ligde dengeleri sarsan adam: Yaya Toure


Premier lig futbolun üst düzey oynandığı liglerden biri olması hasebiyle transfer ücretleri de almış başını gitmiş durumda adeta. Bir orta sıra takımı bile 10-15 milyon pounda oyuncu alabiliyor. Chelsea'nin Abramovich ile bu işin içine girmesi ile piyasa tamamen karıştı. Chelsea'nin transfer ücretlerinde coştuğu dönemlerde Arsene Wenger sıkıntısını ''her oyuncunun iki fiyatı var. Birincisi Chelsea için diğeri ise gerçek değeri' diyerek dile getirmişti. Premier ligde Chelsea gibi para harcamayı seven yeni bir takım çıktı ortaya geçtiğimiz yıl; Manchester City. Önceleri kalburüstü her oyuncuya 90-150 milyon pound arası teklifler gönderdiler. Takımın ihtiyaçlarından çok amaçları bir all-star takımı kurmaktı adeta. Geçtiğimiz sezona bakınca beklediklerini aldıkları söylenemez. Bu sezona da bomba gibi girdiler. Önce Valencia'dan David Silva'yı aldılar. Sonra Barcelona'dan Yaya Toure. Kolo Toure'nin Barça'lı kardeşinin transferi ise premier lig tarihine geçti. 24 milyon pound bonservis ücreti ve Toure'nin 5 yıllık ücreti ile toplam rakam 55,6 milyon pound. Bu ücret Yaya Toure'yi premier ligin en pahalı oyuncusu yaptı. Toure, Lampard, Terry gibi oyuncuları kazancıyla da geride bıraktı. %50'si vergiye gitmesine rağmen Toure yıllık 4,1 milyon pound kazanacak. Bu transferlerden sonra Premier ligde şampiyon olamayan Mancini'nin sonu ne olur? Cevabı çok zor olmayan bir soru olsa gerek.

Read more...

Liverpool'dan ilk ışıklar

Roy Hodgson'lu Liverpool ilk transfer hamlesini Aston Villa'lı Ashley Young ile tam isabet yapıyor. Bu transfer hamlesi yeni Liverpool'dan ipuçları veriyor. Hodgson takımı gençleştirmek istediğini belirtiyor bu düşüncede ilk adımı ingilizcede genç anlamına gelen Young ile atması işin manidar tarafı elbette. 2007 yılında Villa'ya katılan Ashley Young, Premier ligin Robben'i. 24 yaşında olmasına rağmen kariyerinde 222 maç,  55 asist ve 43 gol var. Geçtiğimiz sezonu ''ingilizlerin tabiriyle'' berbat etti Liverpool. İşler o kadar kötü gitti ki, Gerrard, Torres gibi oyuncular takımı bırakma noktasına geldi. İşe Rafa Benitez'i kovmakla başladılar. Çokta uzun sürmeyen teknik direktör arayışları Roy Hodgson ile sona erdi. Kariyerindeki 17.takımı Liverpool olan Hodgson'ın özelliği gittiği her takıma kendinden birşeyler katması. Son örneği Fulham. Önce küme düşmekten kurtuldular sonra Juventus'a 4 sallayıp Avrupayı salladılar. Sonrasında UEFA kupasında final. Çalıştırdığı takımların ve ülkelerin ona getirisi, Norveç, İsveç, İtalya, Almanya, Finlandiya ve Hollanda gibi ülkelerin dillerini konuşması. Bu onun futbol bilgisine de yansıyor şüphesiz.  Evet Liverpool çöktü, eridi. Ancak halen İngiltere'nin en başarılı futbol takımı. Bu gösterişli tarihe sahip takım bu yıl küllerinden doğmak için bir zar attı. Sonuçlarını 2010/2011 sezonunda göreceğiz.

Read more...

Serie A'nın 2010/2011 sezonu resmi maç topu


Read more...

Dunga'nın Melo'su

 
Brezilya'nın  2010 Dünya kupasına getirdiği 23 kişiden yaşı en büyük olan oyuncu Gilberto Silva. 34 yaşındaki bu oyuncunun babasının bir marangoz olduğunu Ertem Şener'den öğrendik, dikkat çekmek istediğim yönü yaşı da değil. Brezilya milli takımı, bu oyuncunu dünyaya geldiği günden, bu oyuncu ile bu kupaya gelmesi arasındaki 34 yılda 8 Dünya kupası görmüş. Bu sürede Brezilya 2 kez şampiyon olmuş, 1 kez finalde kaybederek ikinci olmuş, 2 kez çeyrek finalde elenmiş, 1 yarı finalleri var ve 2 kez de 2.turda elenmiş. Bu jenerasyon Brezilya'nın çok kupa kazanan ve finale en çok yaklaştığı jenerasyon olamadı.Amerika'da 94'te Dunga'lı Brezilya kupayı kazandığında bu 20 yıllık bir özlemin sona ermesiydi. Bu tarihten sonra 98'de yine Dunga'lı Brezilya ile Fransa'da finalde kaybettiler. 2002 yılında yeni yeni filizlenen Alman mucizesinin önünde kupaya uzandılar. Brezilya zaten özellikle istemeden özünden yani samba'dan kopmaya başlamıştı. Yeni dönem yıldızları avrupanın sayılı takımlarında bireysel yeteneklerini takım oyunu içerisinde gösterdiler. Dunga 2006 Dünya kupası sonrasında geldi takımın başına. Önce''ben kulübede oyunu iyi okuyamam'' diyerek tribünden maç izledi. Sonra Avrupa'yı gezdi dolaştı hatta Türkiye'ye kadar geldi. Amacı kollektif oyun oynayan bir Brezilya meydana getirmekti. Oyuncu seçimleri çok konuşuldu.Hele Eylül ayından bu yana Milan'ı sırtlayıp neredeyse şampiyonluğu kazandıracak olan Ronaldinho'nun alınmaması tüm dünyayı şok etti. Ronaldinho normal bir oyuncu değil. Roberto Carlos veya Ronaldo'yu almamanız gibi bir karar değil. Takım oyununa ayak uyduran skor değiştiren bir isim. 


Brezilya'nın turnuvaya gelirken futbolda en önemli bölge orta sahası resimdeki gibi. Kaka'yı bir kenara bırakalım tabloya bakalım. Dunga'nın seçimlerinin ne kadar isabetsiz ve verimsiz olduğu ortada. Zaten bir ulusu temsil eden teknik direktör yeşil tişörtün üstüne pembe gömlekle maçı izliyorsa seçimlerinden de çok birşey beklememek gerek. İtalya'da yılın bidonu (yılın hayalkırıklığı yaratan oyuncusu) seçilen Melo (2.R.Quaresma) Hollanda ile oynanan çeyrek final maçında maçı daha 10.dakikada bitirdi. Robinho'ya yaptığı asist hararet yapan motora çevirdi Melo'yu. Kendi kalesine gol atması yetmezmiş gibi. Robben'i çiğnemesi de kırmızı kartı getirdi bu da Brezilya ve Dunga'nın sonunu hazırladı. Dunga'yı Melo'su bitirdi. Artık yaptığı ve kazandırdığı tüm herşey silinecek tarih Brezilya'nın çeyrek finalde elendiğini yazacak belki ''ihtirasları ile Brezilya'yı çökerten ve tüm sorumluluğu üstlenen Dunga'' dipnotu ile...

Read more...

R10

Bizde abarttık ama çikolatasını diyor bir reklam filmi seslendirmesinde Cem Ceminay ki hala kulaklarımızdadır. Gazetelerin bomba transfer haberlerine alışkınız ancak kapalı kapılar ardında olanları oradaymış gibi bilmeleri. Bir başkan ile bir futbolcunun başbaşa yaptığı görüşmelerinin tamamını tahmin etmeleri (bilmeleri için gerekli teknoloji henüz yok) bu değerli spor adamlarının atmasyon gibi dünya gazeteciliğinde devrim olan yeni bir uygulamayı kullandıklarından olsa gerek. Aziz Yıldırım ve yakın çevresi ! başkan bomba gibi açıklamalar yapıyor ve büyük gazetecilik örneği ile fotospor bu haberi yakalıyor. Adı fotospor olan bir gazeteden en fazla foto beklenir ya yazık ki bunlara inanan milyonlarca insan var bu ülkede.

Read more...

Jabulani

3 Temmuz 2010 Cumartesi

FIFA, 1970'te adidas ile kupalara özel top yapma konusunda anlaşmaya vardığından bugüne Alman devi adidas her kupada ayrı bir turnuva topu ile karşımıza çıktı. Ancak bugüne kadar belki de ilk defa bir top tasarımı neredeyse kupanın önüne geçti.Dünya kupasından önce neredeyse tüm takımların kalecisi Jabulani'den şikayetçi oldu. Tabi sadece kaleciler değil şikayetçi olanlar. Liverpool'lu Agger '' bu top sarhoş gibi sallanıyor'' diyerek farklı bir bakış açısı getirdi. Jabulani havayla sürtünmesi az olduğu için havada ani yön değişiklikleri yapıyor ve topun dış yüzeyi olabildiğince kaygan. Bu etkiler Forlan'ın Gana'ya attığı 2010 Dünya kupasının 128.golünde açıkça görülebiliyor. FIFA da bu turnuvada hiçbir turnuvada olmadığı kadar eleştirildi. Kah vuvuzelanın yasaklanması, kah rezalet hakem yönetimleri, kah Jabulani. FIFA Lampard'ın sayılmayan golü için önce ''futbolun doğallığını bozar'' diye TV kayıtlarından yararlanmayı reddetti. Sonra ise ''gelecekte TV yayınlarından yararlanabiliriz'' diye yön değiştirdi. Jabulani için de aynı duruma düştüler. Savunmanın bir yararı olmadığını düşünmüş olsalar gerek ki, artık bu topun arkasında daha fazla duramazlar gibi gözüküyor. FIFA; ''eğer bu top hakkında eleştiriler varsa tartışabiliriz.Bu top hakkında kupadan önce de eleştiri almıştık ancak kupaya çok az bir zaman kala bu eleştiriler gelmişti.'' diyor. Fakat asıl bomba açıklamanın sonunda ''adidas ile 1970'te başlayan dostluğumuz 2014'te sona eriyor'' deniliyor. Yani anlaşılacağı üzere bu topun bu kupaya yakışmadığının farkındalar kupaya az zaman kaldığı için birşey de yapamıyorlar ve anlaşma var diyorlar. Yapılan bu anlaşmalar futbolun doğallığını bozmuyor demek ki...

Read more...

Napoli ve Maradona

Bundan tam 20 yıl önce İtalya'da bir Arjantinli dünya futbol tarihini değiştirmekle meşguldü. İtalya'da şampiyonluk nedir bilmeyen bir kulüp onunla 2 Serie A şampiyonluğu yaşıyor. Bu Arjantinli bıraktığı kupalara 100'den fazla gol ile kurdele takıyor ve kulüp tarihinin en çok gol atan yabancı oyuncusu oluyordu. İtalya 90 Dünya kupasında İtalya ile Arjantin'in çeyrek finalde karşılaşmasında Napoli'ye seslenip; ''kendi ülkenizi değil beni destekleyin. İtalya size ne verdi ama ben size kupalar verdim.'' diyecek kadar çılgın bu Arjantinli 20 yıl sonra bugün hala Napoli'de seviliyor ve sanki Maradona hala oralarda biryerlerde.Dünyanın en iyi futbolcusu olmak ile efsane olmak arasındaki ince fark mı? Buyrunuz...




Read more...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP